underground cephe
underground poetix‘in 4.sayısı çıktı. bu sayıda ’salt kara!’ isimli şiirimle okurlara merhaba diyorum. eylemlerim sürecektir.
bireylikler 29′da da ‘cehennem melekleri’ adlı şiirimi okuyabilirsiniz. tabii dergiyi bulabilirseniz, ben henüz bulamadım çünkü, eskişehir’e henüz gelmedi sanırım.
neyse ki dar da olsa underground bir edebiyat var bu ülkede. yoksa gökyüzünün toz pembe olduğunu iddia edenlere nasıl karşı çıkabilirdik?!
şiirleri buraya almıyorum, çok meraklardaysanız dergileri edinin. bu surette yeraltı köstebeklerinin az da olsa kazanmasına yardım etmiş olursunuz. şimdiden iyi seanslar!
aşk üzerine*
aşk; oluşmuş bir şeyin ardından gitmek değil,
onu oluşturma safhasında rol almanın ateşli isteğidir.
*zigmunt bauman’dan esinlenmeyle
a.emre.cengiz.
dünyayı görüş açısına almak ya da yıkılması gereken birkaç tabu
karl marx’a karşı genel tutum hep şu oluyor nedense: “adam yoksul olduğundan zenginlerden nefret ediyor, kalkıp komünizm diye bir şey atıyor ortaya!” e çok doğal. zengin bir insan devletin hiyerarşik yapısını eleştirseydi, bu düzenin değişmesi gerektiğini savunup yeni bir sınıfın otoriteyi ele geçirmesini isteseydi çok yersiz olmaz mıydı?
düşünüyorum da iyi ki marx vardı, yoksa onun siyasi rakibi ve anarşizm’in büyük teorisyeni micheal bakunin’in haklılığı ve değeri de hiçbir şekilde anlaşılmayabilirdi. bakunin, her ne kadar alman düşmanlığını ve anti-semitist görüşlerini radikalliğe vardırsa da marx’ın göremediğini görebildi: o, marx’ın düşlediği sosyal devrim sonucunda proleterya’nın burjuva sınıfının yerini alacağını, bu şekilde bir devrim’in de eninde sonunda başarısızlıkla sonuçlanacağını savunan, bunu çok net bir şekilde gören bir düşünce adamıydı. yani onun için sosyal devrimin sürekliliği, devrimin gerçekleşmesi kadar önemliydi, ki bence doğru olan da bu.
bahsettiklerim bugünün ve bu coğrafyanın insanına pek bir şey ifade etmiyor olabilir. elbette yüz elli yıl önce yaşamış insanların kendi ülkeleri için düşündüklerini ve eserleri ile dile getirdiklerini bugün kendi ülkemiz için uygulayamayız. ancak marx’ın komünizm, bakunin’in de kollektivist anarşi anlayışını öğrenmenin, bir dünya görüşü oluşturma; en önemlisi ön yargılardan kurtulup özgür düşünceye yelken açma noktasında yararlı olduğunu düşünmekteyim. bu sayede anarşinin şiddetle ve militarizm kapsamındaki herhangi bir şeyle uzaktan yakından alakalı olmadığını; yani birtakım şeylerin size yanlış öğretilmiş olduğunu ve bu zamana kadar araştırıp doğrusunu öğrenme gayretinde bulunmadığınızı net bir şekilde göreceksiniz.
bunu yapmaya bir yerlerden başladım ben, size de tavsiye ederim. dünya görüşünüzün başka ellerde örülüp size dayatılmasına göz yummayın. dogmalarınızdan ve ön yargılarınızdan sıyrılabildiğiniz ölçüde özgürsünüzdür, unutmayın!
on my way, all alone!
küçükken, nedenini şimdi hatırlamıyorum ama ablam bana kızgın bir biçimde “asosyalsin sen” demişti. o zaman kırılmıştım sanırım, ama şimdi olsa hiç kırılmayacağıma; bilakis mutlu olacağıma eminim. doğru gerçekten, ben asosyalim. çok fazla arkadaş edinmem. edinsem de onları pek arayıp sormam. özellikle yapmıyorum ama bunu, mizacım böyle. sonra yaşıtım olan birçok insanın çıldırdığı ve bir sosyalleşme aracı olarak gördüğü bilgisayar oyunlarını oynamam, herkesin öve öve bitiremediği müzikleri beğenmem, partilerdense nefret ederim. hemen hemen herkesin severek oynadığı ve bu nedenle böbürlene böbürlene bir hal olduğu masa tenisi, bilardo, bowling vesaire gibi etkinliklerden uzağımdır. eğer sosyal olmak bu saydıklarımı yapmak demekse, su katılmamış bir asosyalim ben!
çünkü toplumca benimsenen şekliyle ’sosyal olmak’, mevcut olan sosyal düzeni benimsemek ve onun bir parçası olmakla mümkündür. sosyal devrim anlayışı olan birisi olarak ben, var olan sosyallik anlayışıyla uyuşamamakta, bunu da gerek hareketlerimle gerekse savunduğum düşüncelerimle her defasında dile getirmekteyim. ne de olsa benim için asosyal olmak, çağımız türkiye gençliği gibi apolitik olmaktan defalarca kez daha iyidir.
ben iyiyim böyle, kendi yolumda. hayatımda bir yeri olan insanlara gelince; onlar muhtemelen, ancak asosyaliğime katlanabildikleri ölçüde benimle aynı yolda yürüyebileceklerdir!
uçs ve ecza
susmak… sadece bunu istedim bazen. beni yoran, kullandıkça eskiyen ve dudaklarımda sanki rüküş kıyafetlermiş gibi duran kelimelerden arınmak… yaşamın tırnakları düşlerime her batışında, yakından görebilmek için kırılgan yanlarımı. bir içedönüş, bir soluklanma… nefesimi kontrol edemeyecek kadar hızlanıyorsam koşmanın ne yararı var ki bana?
durup dinlemek kendimi, birkaç şiir uzunluğunda düşünmek yazmasam da. uzun zamandır yazmıyorum da aslında. rahatsız edici, ama bir o kadar dinlendirici. o yorgunluğu yeniden hissettiğimde her şey daha çok geliyor sanki üzerime. yaşama inen perdeleri aralayıp ardında ne var diye bakmak, pek iç açıcı değil maalaesef.
ama iç açılarını toplayıp geometrik bir şekle oturtmaya çalıştığım düşünceler, belleğimin sınırlarını zorlayıp yazınsal damarlarıma sökün ettiğinde, işte o zaman cinayeti işlemek için geriye yalnızca-kör de olabilir, fark etmez- bir bıçak bulmak kalıyor. çünkü o cinayet gerçekleşmeden bitmeyecektir gece!
önümüz kış. okumanın, içe dönmenin ve mümkün olduğu sürece yazmanın en tahrik edici geceleri bekliyor bizi. çünkü körpe ve ani cinayetler için daha çok raskolnikov lazım bu yerküreye!
carpe diem
bazen bir şeylerin gerçekleşmesi için geceyi beklemek büyük bir hatadır. henüz zamanının gelmediğini düşündüğünüz birçok şey, seslerini duyurmak ve hayata geçmek için bağırıp dururlar size. sizse aslında ne kadar sağır olduğunuzu bilmez bir halde, derin bir uykudasınızdır.
sonra geriye dönüp baktığınızda, ardınızda keşke’ler bırakmış olmanın üzüntüsünü duyarsınıız içinizde. zamanında daha vakit var diye düşünerek ertelediğiniz onca yaşanmamışlık, gelip yerleşir düşüncelerinize. geçmişinin pişmanlıklarla dolu olduğunu söyleyen ihtiyarlara acıyan gözlerle bakarken aynı duruma düştüğünüzü fark edersiniz, yaş kemale erdikçe.
ama pişmanlık, uzun bir yolu geri vitesle gitmeye çalışmak gibi bir şey. geriye bakmaktan ne kadar yorulsanız da bunu yapmaya mecbur hissedersiniz kendinizi. en garip yanı da aslında mecbur değilsinizdir. her şeyi cehenneme çevirmekte usta olan insanoğlu, pişmanlığı bir zorunluluk, bir sorumluluk gibi hayatına sokmaktan alamaz kendini.
yeter bu kadar! artık keşke dememeye alıştırın kendinizi. çünkü geçmiş olanla oyalanırken bugünü ve geleceği kaçırıyorsunuz. buna bir son verin. başka bir hayatın mümkün olduğunu, ama pişmanlardan vazgeçmezseniz onun da tadını kaçıracağınızı unutmayın. içinizde susmak bilmeyen kötücül seslere kulak tıkayıp horatius‘a kulak verin biraz da…
bireylikler 29 çıktı!
seyretmek pasifleştirir!
“Bugünlerde şiddet ve ölüm gazi, rütbeli olduğu kadar müteşairdir. Ölüm bir bombanın piminde, bir gazinin tabancasında, müteşairin kabarık uzun saçlarında, sakallarında, briyantininde, güneş gözlüklerindedir. Tarih bilgisini ulusalcılıklar üzerinden Ergenekon’a dönüştüren bir kısım “sol” şairin faşizmi çoktan pimi çekilmiş bombanın, gazinin, İbrahim Şahin’in yanında kendine yer edinmiştir. Aktif-pasif hangi olursa olsun insan dünyayı ölümle, öldürmeyle beslemektedir. Öldürenle, seyreden arasındaki fark ise çoktan ortadan kalkmıştır.”
bireylikler’in 29. sayısını;
*seyretmek pasifleştirir!
*bahçe-panagiotis ioannidis-çeviri cemal akyüz
*bahçesizlikler bahçesi 8-veli düdükçü
*aklın yıkımı: linç, şiddet ve tecavüz-ertuğrul meşe
*ceviz ağacının altında-şinasi tepe
*tımar-zafer özgekağan
*hepimiz “feysbuk”tayız!
*ilkokulda öğretilmeyen- ahmet yüce
*evden kaçmanın manisifestosu-ali toprak
*dip sarnıç
*cehennem melekleri-a. emre cengiz
*bahçıvanım çiçekler içinde öylece/dikilmiş ağaçlara denize bakıyorum- ömür acemi
*berci eleni’ye adanan- özgür asan
*serbest piyasalı cinayetler- rahman yıldız
*bar kasabası-emre varışlı
*cehennemi inciten çocuk- aynur dursun
*özcan erdoğan’la görüşme
*güneş tapınağı- fettah köleli
*hollywood’a cinsel temsilin parodisi- hakan bilge
*poetik prova-ali süleyman aytaç
*ters akıntılar 1- veroc seronas
*duruşma- korkut k.palamut
*afili fail-muammer can
*belerdikçe-serkan sönmezgil
*sokak çocuğu-tolgay hiçyılmaz
*ceketinin cebinde taşırdı babam/ dağılan pazar yerlerini- gökhan t günsan
*kalp atım yergisi- batur üpçin
*baş harfi olmayan isimleri unutma terapisi- can semercioğlu
*bireysel milas ansiklopedisi- halim şanlıdağ
*alıngan yağmur-mehmet muharrem tekin
*şapka-gürkan gür
*eşsiz-sinan praksis
*ekmek artıkları-nazlı karabıyıkoğlu
*newc
*”sokakları ölümü” üzerine- şirvan erciyes
*bir bar filozofu saçlarından –öykü t.k.
*carmine-nilcan altay
*sokağın katili şehir!-musa yazıcı
*mosmor bir papatyanın-ö.balaban
*tespit böceği- muharrem sönmez
*tuncay durmuş hikayesi- hakkı çınar
*yansıma-aynur uluç
*dip oda-dört- h.şafak
*giderken-zeliha köse
*kitap rafı
*hey kaptan-çatlama damarı-koyda zakkum-muzaffer kale
başlıklı şiir, öykü, yazı, resim ve fotoğraflar oluşturdu.bireylikler’i istanbul’da beyoğlu ve kadıköy mephisto’da, seyhan müzik’te,nazım kültür’de ankara’da imge ve dost kitabevinde, kurgu kültür merkezinde , izmir’de yakın,(alsancak),kabile(karşıyaka), pan(karşıyaka), zeus (buca), ve iletişim kitabevinde(alsancak), eskişehir’de insancıl ve ada kitabevinde,kayseri’de onur ve tunç kitabevinde, balıkesir bandırma’da ozan ve cansu kitabevinde,tunceli’de bizim süleyman’da bulabilirsiniz. eğer bulamıyorsanız abone olmanızı öneririz. sayısı: 4 ytl. yıllık katkı payı: 25 ytl. posta çeki no: halim şanlıdağ 692233 yazışma; p.k. 271 38002 kayseri, bireylikler@yahoo.com, bireylikler@gmail.com,bireylikler@hotmail.com isteyen herkese örnek sayı gönderilir.
”önümüzdeki sayı çıkarsak aramızda “öteki”ni, “ötekileştirme”yi yazıp konuşalım diyoruz. yani kendimizi ve daha başka ötekileri! bekleriz.”
neşter
ikilemleri ikiden fazla sayan boşluğun hasarlı
anlayışına değiyor ucu paslı sesler, kusurlu
renklerin doyumsuz akışıdır toplum denilen
algıların hassas kılıfını yırtan o hırpani şey!
geri çekilirken, ardımızdan siyah bir gecenin
kızıla çalan yorgun göğüsleri, meydanına kan
sıçrayan tarihin doyumsuz çığlıkları zevkten
yukarıdan aşağıya okşanan sıska bacaklarından
medeniyetin dökülüyor ölü bebekler
bu kanamayı durduramaz artık hiçbir neşter!
a.emre.cengiz.
yıkım ekibi
utanç duvarı olarak adlandırılan berlin duvarı’nın yıkılmasının üzerinden 20 yıl geçmiş. asıl üzerinde durulması gereken nokta ise bu duvarın neden var olduğu. tarihsel gelişimine baktığımızda duvarın, 2.dünya savaşı sonrası doğu almanya’yı ele geçirip burada sosyalist bir rejim benimseyen sovyetler tarafından, ülkenin batısından doğusuna gerçekleşen geçişleri önlemek için yaptırıldığı bilgilerini ediniyoruz. ancak bir ülkeyi kilometrelerce uzunlukta bir duvarla bölmenin mantıksızlığına şaşırmamak mümkün değil. bu yüzden ülkeler arası sınırları, bu sınırların yarattığı korunma psikolojisi ve saldırı paranoyası ile ortaya çıkan militarizmi, militarizmin besin kaynağı olan savaşları lanetliyorum!
insanlık tarihinin en büyük utancı, harita üzerindeki hayali çizgilerle ülkeler arasına sınır koymaktır bana kalırsa. insanoğlu bu sayede “biz” ve “diğerleri” kavramlarının oluşmasına neden olmuş, savaşların başlangıcı için ilk adımı atmıştır. daha sonra sanayi yatırımlarını savaşa yöneltmeyi başaran insanoğlu yepyeni bir sanayinin, savaş sanayisi’nin doğuşunda rol oynamıştır. bazı kişiler buna savaş teknolojisi demekte ve savaşların, teknolojinin gelişmesinde bir itici güç oluşturduğunu savunmaktadır. teknolojinin, savaşlar nedeniyle hız kazandığını kabul ediyorum, ama savaşlar olmasaydı savaşa yöneltilen bir teknolojiye de gerek kalmayacaktı zaten. yani asıl sorun savaşlar. güdümlü füzelerin, süper hızlı savaş uçaklarının olmaması, teknolojinin bu noktalara hiç gelemeyeceği anlamına da gelmez ayrıca.
doğuştan gelen şiddet eğilimlerini savaşlar yoluyla açığa çıkaran insanoğlu, kendisinden olmadığını düşündüğü “diğerleri” ile arasındaki duvarları yükseltirken kendi içindeki duvarları da büyük bir ustalıkla örmüştür. ne var ki soyut duvarları yıkmak, en az somut olanları yıkmak kadar zordur.
şimdi eğer gücünüz varsa yıkın tüm duvarları! 20 yıl önce berlin’de yapılanı kendi içinize uygulayın. bilisizliğinizin, aymazlığınızın, önyargılarınızın sağlamlaştırdığı o sarsılmaz duvarlarınızı düşünmenin ve anlamanın erdemi ile, hoşgörünün gücü ile yıkın!
bunu bir çağrı ya da tavsiye olarak algılayabilirsiniz. ama gerçek duvarların herbirimizin içinde olduğunu sakın unutmayın.
a.emre.cengiz.
1kasım’09
ekmekten ekim, kasmaktan kasım
aylar geçip gitmekte ve biz “nerden gelip nereye gider bu aylar” diye hiç düşünmeden, ortaçgil’in dediği gibi “hiç soru sormadan” yaşar gideriz. ben ayların da bizler gibi yaşlandığını düşünüyorum. neden olmasın? örneğin ekim, bir yaş daha yaşlandıktan sonra yine sepya bir sonbaharla çıkacak karşımıza. bu arada sepya, sonbaharı en iyi niteleyen renktir bana göre.
açılımdı, domuz gribiydi, protokoldü derken ekim de hızla geçiverdi hayatımızdan ve en kötüsü “ben daha kasım’a hazır hissetmiyorum kendimi” gibi bir mazeretin geçerli olmaması. kasım’ı da yaşayacaz yani illa. bu döngünün üzerimdeki baskısını çok ağır hissediyorum bazen. çünkü ben deli gibi soğuklarda sıcacık evimde kahvemi yudumlayarak okuduğum kitaba yoğunlaşmak, yazılar ve şiirler kaleme almak istiyorum.
bu aralar kitapsızım, yani yeni bir kitap almadım daha. bu durum daha ne kadar sürer bilmiyorum ama kitapsızlık nedeniyle kendimi dergilere verdim. bireylikler, yasakmeyve, ntv bilim… yeni düşünceler ve metinler üretebilmek için okumanın ne derece önemli olduğunu bilirsiniz, bilmiyorsanız da bilin lütfen. bu ülke okumayan insanlar yüzünden bu halde. başka etkenler de var elbette, ama onlara girmeyeyim şimdi.
o gün yine bişeyler okurken şunu düşündüm: saçlarım yıpranıp dökülüyor ve bunu benim kontrolüm dışında yapıyor. evde, sokakta, işte, arkadaşlarımdan birinin evinde… asıl önemli olan şu ki; o saçlar, benim lizozomlarımın yıkıma uğrattığı ölü hücreler. yani benim kalıtımsal bilgilerimi taşıyan parçalar. bulunduğum her ortamda farkında olmadan kendimden bir şeyler bırakıyorum yani. bu düşünce hoşuma gitti açıkçası. çünkü iz bırakanlar unutulmaz dostlar.
bundan sonra, herhangi bir yerde uzun siyah bir saç teli gördüğünüzde, onun başka bir canlının genetiğini taşıdığı gerçeğini birkaç saniye de olsa düşünün, bu bana yeter.
eylemlerim kasım’da da devam edecek. ama kasım’a ümit bağlamayın, nasıl olsa o da çabucak geçecek.
a.emre.cengiz.
31ekim’09